Geçen hafta 2 günde bitirdiğim bir başka kitap da Canan Tan'ın 'Hasret' adlı romanı oldu. Canan Tan bunu hep yapıyor, okuyucuya acımıyor yemin ediyorum. İçim dışıma çıktı yine ağlamaktan. Vedalar, ayrılıklar beni hep çok etkiliyor. Film, kitap, küçük bir hikaye... Nerde olursa olsun... Küçüklükten kalma bir durum sanırım...
Bir Rum kızı ile Türk erkeğinin sancılı aşk hikayesi. O sancıları iliklerime kadar hissettim desem yeridir. Sanki ben yaşadım hikayeyi... Bu da yazarın dilinin güzelliğinden kaynaklanıyor tabi. Ertesi gün gaza geldim Sabri'ye diyorum ki 'sana hikayeyi anlatayım mı, noolur' diyorum:) Anlatırken bile gözlerim doldu. Sabri'nin hikaye sonunda verdiği tepki de beni benden aldı. 'Of çok klasik bir Türk filmi' !!! Evet belki klasik olabilir ama ben mi duyguyu veremedim acaba anlatırken:) Niye öyle dedi ki, beğenebilirdi yani nezaketen:)
Şimdi yeni kitaba başlamak bile istemiyorum, hala etkisindeyim...
21 Temmuz 2014 Pazartesi
16 Temmuz 2014 Çarşamba
Ev yapımı simit denemesi
| Fırına girmeden önce |
Geçen hafta bir arkadaşımız New York'tan bizi ziyarete geldi. Ne isterseniz diye sorduğumda simit ve peynire hayır diyemedim... Zaten kendisi gittikten sonra 3 gün dua ettim kendisine. Yedik içtik derken, her güzel şeyin olduğu gibi, simitin de sonu geldi. Ben de evde simit yapımını araştırayım dedim, bugüne kadar kalburabastı, aşure gibi tatlıları, mantı, yuvarlama gibi zor yemekleri başardım, belki onu da yaparım dedim. Başlangıçta en önemli konu pekmez bulup bulamayacağımdı. Onu hallettim neyse ki...
| Fırından çıkınca |
Akşam saat 22:00 oldu, oturduk yedik afiyetle... Siz denemeyin bence, gidin 1 lira verin yapılmışını alın... Değmez yani:)
24 Haziran 2014 Salı
Tıkanmışlık Sendromu
Beni bilen bilir, genel olarak fazla konuşan bir kişiliğimdir. Kaptırdığım zaman kendimi karşımdakinin yerine koyup, kendimden bıktığım bile oluyor, o derece! Aslında benim konuşmam için karşımda illa birinin de olmasına gerek yok, oraya girmeyelim, orası biraz karışık:)
Şimdi malum burda kendi dilimizde konuşan yok, Sabri’yi de bunaltmak istemiyorum akşamları, içime atıyorum çoğu şeyi:) Gün içinde burdaki arkadaşlarla ingilizce cebelleşmeye çalışıyorum. Bu konuda fena değilim ama çok çok konuşmak ve nameler eklemek isteyince kelimelerde tıkanmışlık hissediyorum. Ben de öyle düz bir insan değilim ki az ve öz konuşayım...
Geçen gün bir arkadaşımız Amerika’ya gitti alışverişe. Ben de hazır o gitmişken ona burda bulamadığımız veya çok pahalı bulduğumuz bir kaç şey ısmarladım. O oradayken de aradım nasıl gidiyor vs diye, tabii ben daha çok dinliyorum, o anlatıyor. İçim şişti şişecek, ‘başka bir şey istiyor musun?’ dedi sağolsun. O an içimden böyle yaya yaya ‘yea çok sağol yeaa, daha ne getirceksin Allah aşkına, zaten bissürü şey taşıcaksın, zahmet oldu sana da, kusura bakma….’ diye başlayan cümleler kurmak istedim. Ama olmadı işte. Nasıl dersin? İçimdeki bu koca cümleler dışarı yalnızca ‘No I am good’ olarak çıktı ve bitti. Hırsımı, içimde kalanların enerjisini çamaşır asarken kendi kendime söylenerek attım ‘nasıl diyim ki ben bunu şimdi, teşekkür ettim diyelim, Allah aşkına nedir ya, kusura bakma nedir yani, poff’...
Zaten şu bizim iyimserlik ifadelerimiz yok mu, beni benden alıyor. Dükkandan çıkarken bir ‘hayırlı işler’ demek geliyor insanın içinden, ya da ne bileyim en azından bahçede çalışan bahçıvana bir ‘kolay gelsin’ demek istiyorum, olmayınca olmuyor işte…
Aklıma Cem Yılmaz geliyor, gülüyorum kendime...
Allah kimseyi tıkanmışlık sendromu ile terbiye etmesin…
18 Haziran 2014 Çarşamba
Hey Prom!
Geçen cumartesi akşamı tabii ki yine klasik turumuzu yaptık. Bir baktım her yer insan seli maşallah. Dedim hayra alamet değil bu kalabalık, ne oluyor yau? Bir de tipleri görseniz, hepsi düğün kıyafeti ile… 'Özel bir parti vardı da biz neden davetli değildik?' diye hayıflanmaya başalmıştım ki; meğer mezuniyet balosundan çıkmışlar. Malum okullar kapandı, yaş ortalamasının 15 olduğu bir grup insan, görünüşlerine baksan dersin ki yaş ortalaması 30… Hareketler 12, kıyafetler 45, ortaya karışık birşeyler yapmışlar. Onlar da tam anlamamış bence ne olduğunu:)
Ay dedim benim blog’a malzeme çıktı. Hemen izin isteyip bir kaç poz alalım. Sabri yavrum her zamanki gibi yok ona sorma, o bana kötü baktı, ona sorma onun kıyafeti güzel değil, o istemez, o ters cevap verir dedi ama ben can havli ile attım milletin önüne kendimi ve bir hamlede izin alıp pozlarımızı verdik…
Hepsi nasıl mutlu, gururlu… Okul bitsin, hemen evlencekler, akılları fikirleri o:) Nerde üniversite hayalleri, kariyer basamakları… Hepsi koca bulma peşinde.
Çocukları da görseniz bir o kadar masum, hiç birşeyden haberleri yok. Resmen kızlar gelsin avlasın diye bekliyolar saf saf... Pembe pantalonlu, güneş gözlükleriyle gezinen bi tane vardı aslında onu çekmek istedim de, o okulun popülerlerinden heralde, başı çok kalabalıktı. Pas vermedi bana...
Şu yeşilli geniş abla bizim Safiye Soyman'a benzemiyor mu ya? Başında da taç, bi Faik'i eksik yanında... Allah akıl fikir versin...
13 Haziran 2014 Cuma
Bir tavsiye - AŞK
İnsanın okuduğu bir kitabı sevip sevmemesi o anki ruh haline bağlıymış, bunu öğrendim. Nerden çıktı diyeceksiniz, hemen başlayayım:
Malum biz yaklaşık 20 kadın her ay toplanıp kitap okuma geceleri yapıyoruz. Bu geceyi her ay gruptan bir kişi sahipleniyor ve misafirleri evinde ağırlıyor. O ay okunacak kitabı da ev sahibi seçiyor dolayısıyla… Mesela şimdiden 2014’ün ikinci yarısının tüm ev sahipleri belirlendi, kitaplar okunmaya başlandı. Ben de dedim 1 yıldır gidip gidip geliyorum, hiç kimseyi ağırladığım yok, ayıp oluyo, yiyoruz içiyoruz, iyi hoş da, insanlar gözümün içine bakıyo seçmeler yapılırken:) Kendimi kötü hissettiğim için 2014 Ekim ayına talip oldum. Şimdi işin zor kısmını anlatayım hemen. Bu toplantılara kitabı okumadan da gidebilirsin. Sorun olmuyor, gecenin başında kısaca bir özet çekiyor birileri, okumuş kadar oluyorsun. Ben ‘okumayanlar’ listesinin lideriyim diyebilirim:) Benim amacım farklı:P O kadar kalın kitaplar seçiyorlar ki, bırak İngilizceyi, Türkçe kitap bile okuyamam ben o kadar kısa sürede… Ben o yüzden dedim ki biraz ileri bir tarihi seçeyim ki, anca okurum kitabı, nitekim o şekilde seçtim Ekim ayını:) Sonra akıl danışmanım, canım arkadaşım Melis’e danıştım tabii ki, ne yapsam ne etsem, Allah rızası için bana bi kitap öner ama güzel olsun, ben de beğeneyim, grup da beğensin falan derken, ufak çaplı bir beyin fırtınası ile şunlara karar verdik:
- Yazar kesinlikle Türk olmalıydı ki gruptaki kadınlarımıza tanıtalım (kahrolsun içimizdeki milliyetçi ruha)
- İngilizce’ye de çevrilmiş bir kitap olmalı
- İngilizce’ye çevrilmiş olması yetmiyor, amazon’dan rahatlıkla indirebilecekleri bir kitap olmalı
- Konu bizleri anlatmalı ama iç karartmamalı
Bu maddeler göz önüne alındığında önce 'Ayşe Kulin - Adı Aylin' geldi aklımıza ama baktık ki amazon’da yok, hemen eledik. Sonra yazarlardan yola çıkarak Elif Şafak, Zülfü Livaneli, Orhan Pamuk, sırayla baktık neler olabilir diye.. Bizim Melis de bunları hatim etmiş, hepsini biliyor maşallah. O bana özet geçiyor kitapları, ben ona göre karar vermeye çalışıyorum vs. Zülfü Livaneli’nin Mutluluk kitabını seçeyim dedim, hem ben Türkçesini okurum, filmini izlerim vs iyice anlarım dedim. Sonra baktık ki konu biraz sıkıntılı. Van’da amca yeğenine tecavüz ediyor, kızı İstanbul’a gönderiyorlar, amcasının oğlu ile fantaziler falan.. Tamam bunlar ülkemizde ne yazık ki yaşanan olaylar ama burdakilerin gözünün içine sokmanın da bir anlamı yok. Elif Şafak’tan devam edelim dedik. Ben de ilk çıktığında bestseller falan oldu 'ayy kapağı da pembiş ne tatlı' falan diye bir hevesle almıştım AŞK kitabını. Ama çok yavaş ilerledi diyerek yarısında bırakmıştım. Hay ben başımı taşlara vurayım, ne de güzel kitapmış halbuki. Ruhumun ihtiyacı varmış herhalde. 2 günde bitirdiğim yetmiyormuş gibi şimdilerde Mesnevi, Rumi, Şems aranıp duruyorum Google’da… Herkese tavsiye ediyorum, insanın içini rahatlatan, düşünmesini sağlayan, ruhunu okşayan bir kitap… Eline sağlık Elif Şafak… (The Forty Rules of LOVE - Elif Shafak)
21 Mayıs 2014 Çarşamba
aaa ne çabuk geçti....
Uzun zaman geçtiğinin farkındayım. Yani öyle ‘aaa bir bakmışım 2 ay olmuş’ klişelerine girmeyeceğim. Bilinçli bir uzaklıktı benimki:) Aslında kendimi henüz hazır hissetmiyordum ama bugün hem biraz kendimi yalnız ve üzgün hissettiğimden hem de baya bir birikim yaptığımdan, yazasım geldi.
Son 2 aydır birçok şey yaşandı. İyisiyle kötüsüyle deneyimler edindik, gezdik, gördük, okuduk, ettik, misafirlerimizi ağırladık ve ağırlamaya devam ediyoruz. Bu arada bir süredir ülkemizde yaşanan üzücü olaylar bizleri de tabii ki üzdü... Her gün takipteyiz... Önce seçim süreci, tapeler, çalınan emekler ve yapılan haksızlıklara üzüldük, twitter ve youtube'un kapatılmasına şaşırdık, sonra kaybolan çocuklara kahrolduk, şimdi Soma'da yaşananlar... Yavaş yavaş başlayayım anlatmaya.
Önce neden yalnız ve üzgün hissettiğimi açıklayayım hemen: bugün blogcuanne’yi okurken yazılarının birinde
Elfony’e rastladım. Aaa bu da kimmiş derken tüm
yazılarını bir çırpıda okudum ve sanırım ağlamaktan
nefesim kesiliyordu, korktum. 18 aylık kızını, gece uykusunda nefesi kesilmesi
sonucunda kaybeden bir annenin yaşadıkları, düşündükleri, hissettikleri… İnanılmaz etkiledi beni. Yine bu
durumdan annemin whatsapp mesajı çıkardı beni, yine o kurtardı beni nefesimin
kesilmesi telaşımdan….
Henüz bir bebeğim yok, 'anne olunca anlarsın' dedikleri gibi belki de hissedemiyorum
yeterince ama onun yazdıkları o kadar güzel geçti ki bana, kendimi yerine
koymak fikri bile yerle bir etti beni. Annem hep der ‘Allah ölüm ayrılığı vermesin’ diye... Allahım sen kimseyi evlat acısı ile sınama… Hakkaten
zor bir süreç… Allah sabır versin tüm yaşayanlara… İnançlı, kaderci bir kişi olmama rağmen engel olamıyorum gözyaşlarıma…
Bu sebeple ülkemizde yaşanan her olayı böyle yakından takip eden kişiler olarak olaylarda (açıkcası özellikle çocuk ölümlerinde) gözyaşlarımıza hakim olamıyoruz, üzülmeden edemiyoruz. İnsanın elinden bir şey gelmediği gibi, umutsuzluk dört bir yanını sarıyor. Her karanlığın bir aydınlığı vardır elbet diyorum ama her geçen gün yeni bir olay patlıyor ve karanlığa daha da gömüldüğümüzü hissediyorum, yine tadımız kaçıyor...
Bu sebeple ülkemizde yaşanan her olayı böyle yakından takip eden kişiler olarak olaylarda (açıkcası özellikle çocuk ölümlerinde) gözyaşlarımıza hakim olamıyoruz, üzülmeden edemiyoruz. İnsanın elinden bir şey gelmediği gibi, umutsuzluk dört bir yanını sarıyor. Her karanlığın bir aydınlığı vardır elbet diyorum ama her geçen gün yeni bir olay patlıyor ve karanlığa daha da gömüldüğümüzü hissediyorum, yine tadımız kaçıyor...
Neyse şimdi 2 aydır
gezmelerimize tozmalarımıza geçiyorum…Yoksa bu işin içinden hiç çıkamayacağız...
| Kelebek ve yıldız |
Daha önce kütüphanede çalıştığımdan bahsetmiştim. Şimdi kütüphaneyi yeniliyorlar, daha
modern, daha çocuklar için elverişli, neşeli bir yer haline getiriyorlar. Bunun için de benden origami yapmamı
istediler.
| Balık ve kurbağa |
Tövbeler olsun ben hayatımda origami yapmamışım, yapmayı sevmemişim, yapana da hiç özenmemişim yani o derece… Sabri’nin ilgisini çekiyor diye ona yan gözle bakıp 'te
allam’ bakışı atmışlığım var yani… Neyse başa gelen çekilir dedim ve açtım
youtube’u, izledim birkaç tane kolaylarından…
| Turnalar |
Hayvan figürü istediler zaten,
kolaylarından yapmaya çalıştım… Aslında eğlenceli, güzel bir şeymiş…
Bugünün asıl konusu olan aile
ziyaretimiz ise; 16 Nisanda kayınvalidem ve kayınpederim ile New York’ta buluşmamızla başladı. Kendilerinin ilk yurtdışı seyehati olması sebebi ile, tek başlarına, dil
bilmeden, 10 saatlik yola geliyor olmalarının verdiği stres bize yansıdı. Pervin Anne cesaretli, sorgulayan, girişken bir kişi olduğu için
yolculukları çok şükür hiç sorunsuz geçti. Sabri de dönem
ödevi gibi yapılacaklar listesi hazırlamıştı
kendilerine. Hangi polis kontrolünden geçecekleri, polislere yapacakları
açıklamalar, yurtdışı çıkış pulunu
nereden ve ne zaman almaları gerektiği, bavulları
nerde verip nerde alacakları gibi bir yığın detay… Ali
Baba bavulları taşıdı, Pervin Anne yolları buldu yani
kısaca:)
| NY sokaklarında |
New York JFK Havaalanında buluştuk, Ali Baba
bir oh çekti… 4 gün New York’un altını üstüne getirdik. 4 gün boyunca hep
yürüdük. Ali Baba ve ben arkadan yavaş yavaş, Sabri ve annesi önde hızlı hızlı… Biz of pof diyerek, onlar hadi hadi
diyerek, biz acıktık, susadık, durduk, onlar hep ilerlediler… Gece otele geldiğimizde ayaklar zonklamasına rağmen ertesi
gün yine kalktık, yine yürüdük… 1 ay hiç yürüyüşe çıkmayacağımıza yeminler ederek… Ama çok güzel geçti, bir sürü fotoğraf çekildik, değişik
deneyimlerimiz oldu…
| NY Rockefeller |
Hava da şansımıza güzeldi. Yani tabii ki soğuktu ama en azından yağmur çamur yoktu.. Ben bir deri
ceketle, Pervin Anne bir polar montla günleri geçirdik. Sevdiğimiz arkadaşlarımızı gördük, onlarla vakit geçirdik,
erken doğum günü kutlamaları yaptık, gezdik, coştuk…
New York tatili sonrası 1 gün de
Miami’de vakit geçirdik. Miami tabii ki sıcaktı, şortlar,
sandaletler çıktı bavullardan…
| NY Times Square |
21 Nisan Pazartesi öğlen, adamıza geldik ve yaklaşık 3 hafta
1+1 evimizde, 4 kişi huzurla takıldık. Sabri tabii ki işe gitti, Pervin Anne gününün çoğunu mutfakta
geçirdi, biz Ali Baba ile tavla oynadık, Pervin Anne mutfaktan fırsat bulduğunda Amerikano’ya oturduk hemen. Öğleden
sonraları plajlara gittik, yüzdük, güneşlendik,
yedik, içtik, yattık… Ali Baba 42 yıl sonra bıyıklarını kesti mesela, devrim
yarattı… Çok da güzel oldu. Hadi tavlada çoğunlukla (%90)
yenildiğimi söyleyebilirim açık yüreklilikle ama
son oyunu ben aldım, kihkih…
Aileler doğal olarak hep
merak ediyorlar nasıl bir yerde yaşadığımızı, kimlerle arkadaşlık ettiğimizi, neler yiyip neler içtiğimizi… Şimdi kendileri gelip gördüler ve artık içleri rahat. Yani burda da patates
bulabiliyoruz, burda da kuru soğan var, karpuz, kavun, her türlü
baharat falan herşey var yani… Diyorduk da inanması zor
geliyordu. Şimdi kendileri görünce ‘e burda herşey varmıııış’ oldular:)
| Grand Bahama - Marketplace |
Tabii ki Sabri çalışırken biz üçümüz gezdik ve ben ada rehberi olarak ‘bu elektrik direklerinin
malzemesi ne?’, ‘bu palmiyeler doğal mı çıkmış, yoksa dikmişler mi?’ gibi değişik sorulara maruz kaldım. O anda dedemin
de kulaklarını çınlattık. Türkiye’ye ziyarete geldiğimde ada nüfusunun yüzölçümüne oranını sormuştu kendisi.
Yuh! Zaten hiç iyi değilim o konularda… Çoğunlukla Sabri’ye pasladım bu gibi soruları…
En güzeli de Pervin Anne ve Ali
Babanın 'onlar da Türkçe öğrensin canım aaa’ mantığıyla alt komşuya sabahları gözünün içine baka baka
‘günaydıııın’ demeleri, garson kıza ‘bir fotoğraf çeker
misin?’ demeleri… Bunları söylerken hem yavaş yavaş konuşup hem de dudaklarını olabildiğince hareket ettirirsen karşıdaki sanki bir anda Türkçe’yi
sökecekmiş olmasına inanmaları… Çok güldük, çok eğlendik… Allah ağlatmasın… Ayrılık her zamanki gibi zor
oldu ama olsun, yine gelecekler, söz verdiler bir kere:)
14 Mayıs Çarşamba sabahı onlar 28 saat sürecek olan Grand Bahama-Miami-New York-İstanbul-İzmir seyehatleri için yola çıktılar, o
akşam bir çift arkadaşımız geldi Türkiye’den bizi ziyarete. Zaten toplamda 3-4 gün kalacaklardı,
onların şanslarına ilk 2 gün hava hep yağmurluydu:( Zaten yılda 2 kez yağmur yağıyor, ona denk geldiler resmen… Cumartesi ve pazar hava süperdi, onlar da
son 1-2 gün de olsa denizin, kumun, güneşin tadını
çıkardılar… Bol bol balık yedik, deniz mahsulüne doydular…
18 Mayıs Pazar günü onları uğurladıktan sonra evde birkaç çekidüzen ve şimdi New
York’taki arkadaşlarımızı ve 2 minnoş bebişlerini ağırlamak üzere
bekliyoruz.. Yarın sabah geliyorlar, çok sevinçliyiz. Şimdiden kovalar, şişme deniz
oyuncaklarımız hazır:) İnşallah hava
güzel olur ve kum, güneş, denize doyarız…
21 Mart 2014 Cuma
Özgürlüğümüz Kısıtlanamaz
Bu bir ortak yayındır. Bu konuya duyarlı birçok blogda bugün bu yazıyı göreceksiniz.
***
Özgürlüğümüz kısıtlanamaz
#TwitterBlockedinTurkey
T.C. Anayasası
VIII. DÜŞÜNCEYİ AÇIKLAMA VE YAYMA HÜRRİYETİ
Madde 26
Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma haklarına sahiptir.
Dün gece yarısı ülkemizde anayasa ihlal edilmiştir. Uluslar arası bir sosyal paylaşım ağı olan Twitter’a erişim farklı mahkeme kararları ile engellenmiş, halkın kendisini ifade etme ve haber alma özgürlüğü kısıtlanmıştır.
T.C. Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan dün Bursa’da düzenlediği seçim mitinginde “Twitter mwitter, hepsinin kökünü kazıyacağız Uluslararası camia şöyle der, böyle der hiç umurumda değil. Herkes Türkiye Cumhuriyeti’nin gücünü görecek.” dedikten ve Başbakanlık Basın Müşavirliği’nin “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının bazı linklerin kaldırılmasına ilişkin mahkemelerden çıkarmış oldukları kararların uygulanması konusunda Twitter yetkililerinin duyarsız kaldıkları bir süreç söz konusudur. Mahkeme kararlarını umursamama, hukukun gereğini yerine getirmeme biçimindeki bu tutumda bir değişiklik gözlenmemesi halinde, vatandaşlarımızın mağduriyetini gidermek için teknik olarak, Twitter’e erişimin engellenmesinden başka çare kalmayabileceği belirtilmektedir” açıklamasından sadece bir kaç saat sonra gece yarısı Twitter’a Türkiye’den erişim yasaklanmıştır. Internet servis sağlayıcılarına ulaşan mahkeme kararları ile Twitter’a ülke sınırları içinden erişim kapatılmış, mobil cihazlarda kullanılan 3G erişimi de aynı şekilde engellenmiştir.
Yasakların ve sansürün bir çözüm olmadığını, sosyal medyanın susturulamayacağını, özgürlüklerin sansür yoluyla kısıtlanamayacağını herkesin görmesi, bilmesi gerekir. Bunu dün gece Twitter yasaklandıktan kısa bir süre sonra DNS ayarlarında değişiklik yaparak veya VPN, Hotspot Shield gibi bazı programlar üzerinden mecraya giren milyonlarca Türk kullanıcısı da göstermiştir.
Sayıları 12 milyona yaklaşan Türkiyeli Twitter kullanıcıları #TwitterBlockedinTurkey etiketiyle konuyu bir saat içinde Twitter’da dünya çapında en çok konuşulan etikete taşımış,farklı etiketlerle gece boyunca TT listesinde kalarak, dünya kamuoyunun dikkatini çekmiştir. Yasaklamadan sonraki ilk 4 saat içinde 2,5 milyondan fazla Türkçe tweet gönderildiği hesaplanmaktadır. Şu anda dünya basını Türkiye’deki Twitter yasağını öncelikli haber olarak vermekte, bunun özgürlükleri baltalama yönünde bir girişim olduğunu söylemektedir.
Biz, ülkemizin geleceğini oluşturacak çocukları yetiştiren anne babalar olarak Gezi Parkı direnişi ile tırmanan ve 17 Aralık süreciyle hızlanan şiddet ve sansür uygulamalarını esefle izlemekteyiz. Türkiye’nin gerçek demokrasiden gün be gün uzaklaşmasından, meclisinden medyasına, emniyet güçlerinden yargısına kadar her türlü sistemin çivisinin çıkmış olmasından derin bir endişe duymaktayız.
Dün geceki yasak kararıyla Türkiye dünya üzerinde Twitter’a erişimin engellendiği Çin dışındaki tek ülke olmuştur. Bunun utancı ve ayıbı bu yasağı getirmeye cesaret edenlere ait olmakla birlikte, ağırlığını omuzlarımızda taşımaktayız.
Bu ülkenin gelecek nesillerinin özgür bireyler olarak büyümesini en çok isteyen ve bunun için emek veren anne babalar olarak hükümetin son aylarda giderek artan baskıcı tavırlarını kabul etmiyor ve bu sansürü şiddetle kınıyoruz.
Herkesi gerek internet üzerinden, gerekse etrafımıza bu durumu anlatarak konuyu protesto etmeye ve nihai olarak da 30 Mart 2014 Pazar günü yapılacak olan yerel seçimlerde vatandaşlık hak ve sorumluluğu olan oy kullanma görevini mutlaka yerine getirmeye davet ediyoruz.
Blogger anne ve babalar
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




