16 Eylül 2013 Pazartesi

Siyah-Beyaz denilince akla ÇARŞI gelmiyor işte her zaman...

Adada % 30 beyaz demiştim hatırlarsanız (aslında oran daha az sanırım, her neyse). Buranın önceden İngiliz sömürgesi olması nedeniyle çok fazla İngiliz gelmiş zamanında, onların bebeleri beyaz: tabi şimdi o bebeler olmuşlar 35-40J

Bir de Kanadalılar baya geliyormuş. Kanada soğuk memleket olduğu için sıcak yerlere gelip yazlık satın almışlar… Biz Aydınlıların Kuşadası ve/ya Didim’de yazlıklarımızın olması gibi. Tek fark insanlar yazlıklarına gelmek için uçak kullanıp baya da bir para bayılmaları… Buradaki işletmeciler Amerika’ya gidip gelen uçak biletlerinin çok pahalı olmasından şikayetçi. Bu yüzden daha az insan geliyormuş onların dediklerine göre, yeterince iş yapamıyorlarmış. Sanki ucuz olsa insanlar buraya akacak…

Bir Bahama Hikayesi
Ada küçük olduğundan burada kiminle tanışsam birilerinin bacısı, birinin eski karısı, onun ilk kocasında oğlu, onun üvey annesi… Ada ada değil Aşk-ı Memnu yalısı maşallah… Bir kalabalık insan grubu ve hepsi birbiri ile bir şekilde ilişkili. Naapsın insancıklar elde ne varsa onu tüketiyorlar, e onlar da haklıııı... Karaya adım atamadıktan sonra naapacaaan, mecbuuur…
Yavaş yavaş kimin eli kimin cebine girmiş bu ilişkileri anlamaya çalışıyorum. Kim memnu aşka yelken açan Bihter, kim gözü tamamen kapalı Adnan Bey, kim zengin züppe Behlül, kim saf aşık Nihal görücem zamanla…

Siyahi insanlardan ben de çekiniyorum azıcık, itiraf edeyim. Ne bileyim bir garip geliyorlar (alışmadık ne de olsaJ). Bir de hep filmlerde kötü adamlar, metrodaki sapık vs siyahi olur ya, ordan koşullandırdılar bizi hep. Hey gidi heeey, zamanında boşuna demedi Martin Luther King “i have a dream” diye… az çığırmadı adamcağız haklarını korumak için.. Neyse konumuza dönelim… Ben bu siyahilerden çekiniyorum ama doğal davranmaya çalışıyorum. Sanki bizim Mehmet bakkal da zenciymiş, sanki dayımın kızı da zenciymiş gibi doğal benim için. “Ne var canım bunda a aa, Allah’ın işi işte, bundan daha doğal ne olabilir, hayır neymiş bu bu kadar abartılacak” havalarındayım. Ama tabi bu arada etrafımdakiler de öyle, herkes doğal takılıyor. Geçen gün İtalyan arkadaşıma sordum, beyaz bir kızın zenci erkek arkadaşıyla ilgili bilgi almaya çalışıyordum, dedikodu kavramını oluşturmaya çalışıyorum -ya zevk aldığımdan değil maksat zaman geçsinJ- o şekilde siyah-beyaz konusunu açtım, tabi ÇARŞI’dan bahsedecek değilim ben de kadına, yadırgar yani en nihayetinde, ben yine ne var canım bunda havalarındayken kadın patlattı bombayı, “aslında öyle görünmüyor ama beyazların yine de bir önyargısı oluyor siyahlara karşı, beyaz aileler beyaz gelin/damat istiyor, ama işte o kızın erkek arkadaşı çok iyiymiş de, zaten tam esmer değilmiş, açık esmermiş” yau bırak bana bu ayakları İtalyan Haaanım, ben anlayacağımı anladım. Baya baya ayrımcılık var burada.. neyse sesimi çıkarmadım ama tabi ürkütmeyeyim diyeJ asıl sonra hedefime ulaştım, başlamışken döküldü bizimki: zenci çocuğun ilk eşinden 2 çocuğu varmış, beyaz kız o çocuklarla arası iyiymiş, zaten çocuklar anasında kalıyormuş. Anası da adada tek zumba hocası olduğundan pek biliniyormuş. Onu da seviyormuş, zaten onun da şimdi erkek arkadaşı varmış… Hey yavrum hey, dedikodular dedikodular…

13 Eylül 2013 Cuma

Ezik miyim lan ben?

Bildiğiniz üzere yaklaşık 45 gündür Bahama Adalarından birinde hayat mücadelesindeyim. Mücadele diyince lütfen hemen olumsuz olarak algılamayın. Arkadaşlarım ne kadar yazdıklarımı okudukça özeniyor, buralara gelmek istiyorsa aile büyüklerim de bir o kadar burada hep yoklukta, zorlukta yaşadığımı düşünüyor. Yahu anlattıklarım olumsuz etki bırakıyorsa hiç anlatmayayım, eğleniyoruz şunun şurasındaJ Burada onla, bunla, kendimle dalga geçmeden zaman geçmiyor… Ben de öyle yapıyorum… Şimdi de size birkaç gözlemimi aktarmak istiyorum.

Yürüyüş yolum
Burada trafik soldan akıyor belki bileniniz vardır. İlk geldiğimde arada gözlerimi kapatıyordum her an birileri gelip bize çarpacak diye, zamanla alıştım tabi. Yanlışlık olmasın arabayı kullanırken gözümü kapatmıyorum, o kadar da saf değilizJ Zaten arabayı çoğunlukla Sabri kullanıyor, ben yalvar yakar cumartesi geceleri saat 00:00’den sonra kullanabiliyorum, malum trafik yok diye, yoksa kıymetli arabasını vermiyorJ -şaka şaka şirket arabası diye zorluyor ama onun alkollü veya halsiz olduğu zamanlarda kaçırıyorum anahtarlarıJ- Geçen sabah yürüyüşe çıktım, kendimi gerçek anlamda deli gibi hissettim. Trafiğin soldan akmasına alıştım alışmasına da, yaya olarak baya zor oluyor. Burada kaldırım da yok, anayolda yürüyüş yapıyoruz, bisiklete biniyoruz. Hal böyle olunca arabalardan daha çok dikkat etmen gerekiyor etrafına. Yürürken kendimi önce sola, sonra sağa (ki tam tersi olması gerekiyor), sonra tekrar sola, tekrar sağa ve son bir kez daha sola ve sağa bakarken buluyorum. Her karşıdan karşıya geçişte bunu yapıyor, kendimi garantiye almadan adımımı atmıyorum… Dışarıdan görenler bana deli muamelesi yapmaya başlayacak yakında… Zaten blog yazıyorum, onu da fotoğraflayayım, bunu da yazarım du şunu da not alayım, onun eli-kolu, bunun kıçı-başı derken elalem tarafından “ezik kız” olarak algılanmaya başladım… İnsanları fotoğraflamak baya zor oluyor haliyle. Sokakta biri beni durdurup “seni fotoğraflayabilir miyim?” dese ben de bi bakarım şöyle hönk diye… O sebeple bin bir yalan uydurmak zorunda kalıyorum, vay efendim bizim ülkemizde yüksek topuklu ayakkabı yok, bizim ülkemizde oje yok, alla sen oje de neymiş, ilk kez görüyorum iki gözüm önüme aksın, hatta bazı insanlarda tırnak bile yok, o derece. Vay efendim bizim oralarda sizin gibi güzel kız yok, hiç kız yok hatta sırf erkek bizim ülkede, hadi be hacı be… Sabri de karizmayı çizdirmemek için hiç yanaşmıyor, “git çek”, “git konuş” diyor… Kendi kendime mücadele ediyorum bu konuda, e tabi ezilen de ben oluyorum haliyle, sanki “bizim ülkemizde … yok” diyince Sabri’nin ülkesi olmuyor, aynı ülkeden geliyoruz, huuu, naaberJ
 

Evimizden hiç bahsetmedim size, uzun uzun anlatmayayım şimdi ama önümüzde güzel bir bahçe, hemen arkasında sitenin havuzu ve onun da arkasında okyanusa açılan bir kanal var. Manzaramız yıkılıyo söylemesi ayıp. Tek derdim alt kattaki komşunun bahçe işlerini çok sevmesi, bizzat kendisinin ilgilenmesi, cumartesi sabahı saat 07:30’da çimleri biçmeye başlaması ve balkonunun hemen önüne diktiği ağaçlar, çiçekler… e o kadar yeşillik olunca haliyle sinek böcek de oluyor, onlar da bizim balkonda, buyurun buradan yakın… Geçen gün şunu fark ettik, özellikle klimayı açınca evin içi sinek doluyor ve sinsi sinsi yiyorlar bizi. Sabriyle bacaklarımız yaramaz çocuk bacağı gibi oldu sinek ısırığından. Hatta dün “acaba yeniden suçiçeği oldum da ben bi anlamıyorum” dedim kendi kendime, o kadar vahim yani durumJ bir tane makine varmış, pervane gibi bir şey, onu çalıştırınca işte onun etrafına sinek gelmiyormuş, rahat ettiriyormuş bilmem ne… O kadar para bayıldık, aldık, resmen gözlerimizle gördük, masadaki aletin üzerine kondu sinek, bu kadar yüzsüzlük olmaz. O aletin de bir işe yaramadığını anladık, şimdi dolapta duruyor, cezalı…

9 Eylül 2013 Pazartesi

Adalı kızların aksesuar sevdası

Daha önce korkularımdan bahsetmiştim sanırım… Her şey iyi hoş da yarın öbür gün ben de Bahama modasına uymaya karar verirsem ve tırnaklarımı onlar gibi yapmak istersem? İşte bütün mesele bu…


Bu kızların ya işleri güçleri yok, harcayacak vakitleri çok, ya da evde hiç iş yapmıyorlar diye düşünüyorum. Bu tırnaklar nasıl kırılmaz? Evde hadi bulaşığı, toz almayı geçtim, bu tırnaklarla nasıl yatak çarşafını yatağın altına doğru sıkıştırabilir meselaJ aklıma hep bu geliyor…

Bir diğer konu da saçlar… Saçlar onlar için bir aksesuar aslında. Genleri itibariyle saçları çok kıvırcık ve şekil almaz olduğu için bol bol peruk dükkanı görmeniz mümkün. Bu insancıkların saçları genelde ya sımsıkı topuz (ki o topuzlar peruk oluyor), ya da düz fönlü. Başka türlü düzene girmiyor bunların saçları. Orjinalinde sıkıntı var tabi, ne yapsalar bir tuhaf oluyor. Peruk satan mağazalar var bir sürü, gerçekten bir ihtiyaç onlar için. Sımsıkı toplayıp, spreyleyip, peruk topuzu oturtuyorlar kafalarına genelde. Bizim düğünlerde yaptırdığımız gibi sımsıkı topuzlar burada günlük saç haline gelmiş. Ben Türkiye’de yaptığımda çok beğenilirdi, burada yüzüme bakmıyorlar yeminle… O yüzden saçlarımı hep açmak istiyorum – ne kadar uzun ve dalgalarının Allah tarafından ne kadar harikulade yaratıldığını görsünler diye ama sıcak hava pek elvermiyor… Ordan da kaybediyorumJ

Gençler ördürüyor işte, o güzel oluyor (Ördüren erkekler de var bu arada)… Ama masraflı bir şey midir, zahmetli midir, temiz midir hiç bilmiyorum…

Dediklerine göre bazı kadınlar kafayı direk kazıtıp perukla takılıyorlarmış Bülent Ersoy misali. Her gün başka model, başka renk… Markette görüyorum ben de, kadın evden gelmiş, kafada bir bandana, arkadan kel kafa görünüyor, peruğu takmaya üşenmiş heraldeJ

Kızlar gerçek anlamda saç, makyaj, oje konusuna çok dikkat ediyorlar. Onların ikon olma anlayışları bunlardan ibaret.


Yarın öbür gün ben de saçlar rastalı, tırnaklar 5 cm uzunluğunda dönersem yüzüme vurmayın, garipsemeyin, “alışmış”, “benimsemiş” diyin olur mu? Arkamdan dedikodumu yapmayın, gerçekleri benim görmemi sağlayın yeterJ
 
 




2 Eylül 2013 Pazartesi

Adada Bir Cumartesi Akşamı Klasiği

"Cumartesi akşamları ne yapılır?" sorusunun cevabı değil belki ama biz 1 aydır ne yapıyoruz onu anlatayım:)
Cumartesi akşamı evde yemeğimizi yedikten sonra saat 22:00 gibi şık şıkıdım giyinip evden çıkıp daha önce de bahsettiğim Marketplace’e gidiyoruz. Orada Rum Runners’da bir şeyler içip arkadaşlarımızla muhabbet ediyoruz ve onu bunu kesiyoruz:) Burası bizim Kuşadası Nazilli Sitesi – Kardelen kıvamında bir yer, kimileri oturuyor, kimileri ayakta takılıyor –ki ayakta olanın karizması hep daha fazladır-, bir midyecisi eksik önünde:)
Rum Runners


Yaklaşık 2 saat orada gözlem ve beraberinde dedikodu yapıp (kimsenin bizim dilimizi bilmemesi gerçekten işe yarıyor, sadece mimiklerine ve kaşına gözüne hâkim olman yetiyorJ) yine Marketplace’te bulunan, ada’nın yegâne diskosu, 18’lik çıtırların takıldığı Neptunes’e gidiyoruz. Karma bir gruptan bahsedebiliriz aslında burada. Ergenliklerini henüz bitirip gelenler de var, yaşı bizler gibi büyük olan turistler de… Ben kendimi ikisinin ortasında bir yerde buluyorum gerçi ama neyse, bu bahsi şimdilik kapayalım :)

Neptunes sahnesi


Neptunes barı


Neptunes’e genel bakış şöyle: Girişler 10$ (1 içki dâhil ki içkiler zaten pahalı değil. ör: Votka 7 $, Bailey’s 6 $, kusana kadar devam:)), ortadaki sahneye elinde içki ve sigara ile çıkamıyorsun, her köşede duran iri yarı güvenlik abiler gelip seni uyarıyor (ki bazen o kadar kalabalık oluyor ki, elin boş da olsa çıkamayabiliyorsun:)), tuvalet 2 kat yukarıda -merdivende bırakmak serbest - ve mekânda yanımda gördüğünüz tarzda arkadaşlar çalışıyor.

Çoğu zaman Neptunes kalabalık oluyor ve gençler hep kliplerdeki gibi ilginç danslar sergiliyor. Biz de işte bir yandan onlara ayak uydurmaya çalışırken bir yandan da “anaları babaları yok mu bunların yahu” diye yaşlı çiftler gibi esefle kınıyoruz gençliği:) ya biz büyüyoruz ya da gerçekten bazen gençliğin dejenere olmaya başladığından şüpheleniyorum...


DJ aslında güzel şarkılar çalıyor, arkadaşlar DJ için “bahşiş ile istek parça çalıyor” dediler, geçen gün gittim, hiç Türk şarkıcı tanımadığını dolayısıyla çalamayacağını söyledi. Sanki “Ankara’nın Bağları”nı istedim anasını satıyım, bu kadar da olmaz, yahu sen bir DJ’sin, insan biraz geliştirir kendini, ne bileyim vay efendim dünya starı Tarkan, vay efendim Eurovision birincimiz Sertab Erener’i bil bari, yok anam yook… orada #careyilmazmorgul diye bağırasım geliyor…