21 Mayıs 2014 Çarşamba

aaa ne çabuk geçti....

Uzun zaman geçtiğinin farkındayım. Yani öyle ‘aaa bir bakmışım 2 ay olmuş’ klişelerine girmeyeceğim. Bilinçli bir uzaklıktı benimki:) Aslında kendimi henüz hazır hissetmiyordum ama bugün hem biraz kendimi yalnız ve üzgün hissettiğimden hem de baya bir birikim yaptığımdan, yazasım geldi. 

Son 2 aydır birçok şey yaşandı. İyisiyle kötüsüyle deneyimler edindik, gezdik, gördük, okuduk, ettik, misafirlerimizi ağırladık ve ağırlamaya devam ediyoruz. Bu arada bir süredir ülkemizde yaşanan üzücü olaylar bizleri de tabii ki üzdü... Her gün takipteyiz... Önce seçim süreci, tapeler, çalınan emekler ve yapılan haksızlıklara üzüldük, twitter ve youtube'un kapatılmasına şaşırdık, sonra kaybolan çocuklara kahrolduk, şimdi Soma'da yaşananlar... Yavaş yavaş başlayayım anlatmaya.

Önce neden yalnız ve üzgün hissettiğimi açıklayayım hemen: bugün blogcuanne’yi okurken yazılarının birinde Elfony’e rastladım. Aaa bu da kimmiş derken tüm yazılarını bir çırpıda okudum ve sanırım ağlamaktan nefesim kesiliyordu, korktum. 18 aylık kızını, gece uykusunda nefesi kesilmesi sonucunda kaybeden bir annenin yaşadıkları, düşündükleri, hissettikleri… İnanılmaz etkiledi beni. Yine bu durumdan annemin whatsapp mesajı çıkardı beni, yine o kurtardı beni nefesimin kesilmesi telaşımdan…. 

Henüz bir bebeğim yok, 'anne olunca anlarsın' dedikleri gibi belki de hissedemiyorum yeterince ama onun yazdıkları o kadar güzel geçti ki bana, kendimi yerine koymak fikri bile yerle bir etti beni. Annem hep der ‘Allah ölüm ayrılığı vermesin’ diye... Allahım sen kimseyi evlat acısı ile sınama… Hakkaten zor bir süreç… Allah sabır versin tüm yaşayanlara… İnançlı, kaderci bir kişi olmama rağmen engel olamıyorum gözyaşlarıma… 

Bu sebeple ülkemizde yaşanan her olayı böyle yakından takip eden kişiler olarak olaylarda (açıkcası özellikle çocuk ölümlerinde) gözyaşlarımıza hakim olamıyoruz, üzülmeden edemiyoruz. İnsanın elinden bir şey gelmediği gibi, umutsuzluk dört bir yanını sarıyor. Her karanlığın bir aydınlığı vardır elbet diyorum ama her geçen gün yeni bir olay patlıyor ve karanlığa daha da gömüldüğümüzü hissediyorum, yine tadımız kaçıyor...

Neyse şimdi 2 aydır gezmelerimize tozmalarımıza geçiyorum…Yoksa bu işin içinden hiç çıkamayacağız...

Kelebek ve yıldız
Daha önce kütüphanede çalıştığımdan bahsetmiştim. Şimdi kütüphaneyi yeniliyorlar, daha modern, daha çocuklar için elverişli, neşeli bir yer haline getiriyorlar. Bunun için de benden origami yapmamı istediler. 
Balık ve kurbağa
Tövbeler olsun ben hayatımda origami yapmamışım, yapmayı sevmemişim, yapana da hiç özenmemişim yani o derece… Sabri’nin ilgisini çekiyor diye ona yan gözle bakıp 'te allam’ bakışı atmışlığım var yani… Neyse başa gelen çekilir dedim ve açtım youtube’u, izledim birkaç tane kolaylarından… 
Turnalar
Hayvan figürü istediler zaten, kolaylarından yapmaya çalıştım… Aslında eğlenceli, güzel bir şeymiş…

Bugünün asıl konusu olan aile ziyaretimiz ise; 16 Nisanda kayınvalidem ve kayınpederim ile New York’ta buluşmamızla başladı. Kendilerinin ilk yurtdışı seyehati olması sebebi ile, tek başlarına, dil bilmeden, 10 saatlik yola geliyor olmalarının verdiği stres bize yansıdı. Pervin Anne cesaretli, sorgulayan, girişken bir kişi olduğu için yolculukları çok şükür hiç sorunsuz geçti. Sabri de dönem ödevi gibi yapılacaklar listesi hazırlamıştı kendilerine. Hangi polis kontrolünden geçecekleri, polislere yapacakları açıklamalar, yurtdışı çıkış pulunu nereden ve ne zaman almaları gerektiği, bavulları nerde verip nerde alacakları gibi bir yığın detay… Ali Baba bavulları taşıdı, Pervin Anne yolları buldu yani kısaca:) 
NY sokaklarında
New York JFK Havaalanında buluştuk, Ali Baba bir oh çekti… 4 gün New York’un altını üstüne getirdik. 4 gün boyunca hep yürüdük. Ali Baba ve ben arkadan yavaş yavaş, Sabri ve annesi önde hızlı hızlı… Biz of pof diyerek, onlar hadi hadi diyerek, biz acıktık, susadık, durduk, onlar hep ilerlediler… Gece otele geldiğimizde ayaklar zonklamasına rağmen ertesi gün yine kalktık, yine yürüdük… 1 ay hiç yürüyüşe çıkmayacağımıza yeminler ederek… Ama çok güzel geçti, bir sürü fotoğraf çekildik, değişik deneyimlerimiz oldu… 
NY Rockefeller
Hava da şansımıza güzeldi. Yani tabii ki soğuktu ama en azından yağmur çamur yoktu.. Ben bir deri ceketle, Pervin Anne bir polar montla günleri geçirdik. Sevdiğimiz arkadaşlarımızı gördük, onlarla vakit geçirdik, erken doğum günü kutlamaları yaptık, gezdik, coştuk…
New York tatili sonrası 1 gün de Miami’de vakit geçirdik. Miami tabii ki sıcaktı, şortlar, sandaletler çıktı bavullardan… 

NY Times Square
21 Nisan Pazartesi öğlen, adamıza geldik ve yaklaşık 3 hafta 1+1 evimizde, 4 kişi huzurla takıldık. Sabri tabii ki işe gitti, Pervin Anne gününün çoğunu mutfakta geçirdi, biz Ali Baba ile tavla oynadık, Pervin Anne mutfaktan fırsat bulduğunda Amerikano’ya oturduk hemen. Öğleden sonraları plajlara gittik, yüzdük, güneşlendik, yedik, içtik, yattık… Ali Baba 42 yıl sonra bıyıklarını kesti mesela, devrim yarattı… Çok da güzel oldu. Hadi tavlada çoğunlukla (%90) yenildiğimi söyleyebilirim açık yüreklilikle ama son oyunu ben aldım, kihkih… 
Aileler doğal olarak hep merak ediyorlar nasıl bir yerde yaşadığımızı, kimlerle arkadaşlık ettiğimizi, neler yiyip neler içtiğimizi… Şimdi kendileri gelip gördüler ve artık içleri rahat. Yani burda da patates bulabiliyoruz, burda da kuru soğan var, karpuz, kavun, her türlü baharat falan herşey var yani… Diyorduk da inanması zor geliyordu. Şimdi kendileri görünce ‘e burda herşey varmıııış’ oldular:) 
Grand Bahama - Marketplace
Tabii ki Sabri çalışırken biz üçümüz gezdik ve ben ada rehberi olarak ‘bu elektrik direklerinin malzemesi ne?’, ‘bu palmiyeler doğal mı çıkmış, yoksa dikmişler mi?’ gibi değişik sorulara maruz kaldım. O anda dedemin de kulaklarını çınlattık. Türkiye’ye ziyarete geldiğimde ada nüfusunun yüzölçümüne oranını sormuştu kendisi. Yuh! Zaten hiç iyi değilim o konularda… Çoğunlukla Sabri’ye pasladım bu gibi soruları… 
En güzeli de Pervin Anne ve Ali Babanın 'onlar da Türkçe öğrensin canım aaa’ mantığıyla alt komşuya sabahları gözünün içine baka baka ‘günaydıııın’ demeleri, garson kıza ‘bir fotoğraf çeker misin?’ demeleri… Bunları söylerken hem yavaş yavaş konuşup hem de dudaklarını olabildiğince hareket ettirirsen karşıdaki sanki bir anda Türkçe’yi sökecekmiş olmasına inanmaları… Çok güldük, çok eğlendik… Allah ağlatmasın… Ayrılık her zamanki gibi zor oldu ama olsun, yine gelecekler, söz verdiler bir kere:)

14 Mayıs Çarşamba sabahı onlar 28 saat sürecek olan Grand Bahama-Miami-New York-İstanbul-İzmir seyehatleri için yola çıktılar, o akşam bir çift arkadaşımız geldi Türkiye’den bizi ziyarete. Zaten toplamda 3-4 gün kalacaklardı, onların şanslarına ilk 2 gün hava hep yağmurluydu:( Zaten yılda 2 kez yağmur yağıyor, ona denk geldiler resmen… Cumartesi ve pazar hava süperdi, onlar da son 1-2 gün de olsa denizin, kumun, güneşin tadını çıkardılar… Bol bol balık yedik, deniz mahsulüne doydular… 

18 Mayıs Pazar günü onları uğurladıktan sonra evde birkaç çekidüzen ve şimdi New York’taki arkadaşlarımızı ve 2 minnoş bebişlerini ağırlamak üzere bekliyoruz.. Yarın sabah geliyorlar, çok sevinçliyiz. Şimdiden kovalar, şişme deniz oyuncaklarımız hazır:) İnşallah hava güzel olur ve kum, güneş, denize doyarız… 


21 Mart 2014 Cuma

Özgürlüğümüz Kısıtlanamaz


Bu bir ortak yayındır. Bu konuya duyarlı birçok blogda bugün bu yazıyı göreceksiniz.

***

Özgürlüğümüz kısıtlanamaz
#TwitterBlockedinTurkey


T.C. Anayasası
VIII. DÜŞÜNCEYİ AÇIKLAMA VE YAYMA HÜRRİYETİ
Madde 26

Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma haklarına sahiptir.


Dün gece yarısı ülkemizde anayasa ihlal edilmiştir. Uluslar arası bir sosyal paylaşım ağı olan Twitter’a erişim farklı mahkeme kararları ile engellenmiş, halkın kendisini ifade etme ve haber alma özgürlüğü kısıtlanmıştır.

T.C. Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan dün Bursa’da düzenlediği seçim mitinginde “Twitter mwitter, hepsinin kökünü kazıyacağız Uluslararası camia şöyle der, böyle der hiç umurumda değil. Herkes Türkiye Cumhuriyeti’nin gücünü görecek.” dedikten ve Başbakanlık Basın Müşavirliği’nin “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının bazı linklerin kaldırılmasına ilişkin mahkemelerden çıkarmış oldukları kararların uygulanması konusunda Twitter yetkililerinin duyarsız kaldıkları bir süreç söz konusudur. Mahkeme kararlarını umursamama, hukukun gereğini yerine getirmeme biçimindeki bu tutumda bir değişiklik gözlenmemesi halinde, vatandaşlarımızın mağduriyetini gidermek için teknik olarak, Twitter’e erişimin engellenmesinden başka çare kalmayabileceği belirtilmektedir” açıklamasından sadece bir kaç saat sonra gece yarısı Twitter’a Türkiye’den erişim yasaklanmıştır. Internet servis sağlayıcılarına ulaşan mahkeme kararları ile Twitter’a ülke sınırları içinden erişim kapatılmış, mobil cihazlarda kullanılan 3G erişimi de aynı şekilde engellenmiştir.

Yasakların ve sansürün bir çözüm olmadığını, sosyal medyanın susturulamayacağını, özgürlüklerin sansür yoluyla kısıtlanamayacağını herkesin görmesi, bilmesi gerekir. Bunu dün gece Twitter yasaklandıktan kısa bir süre sonra DNS ayarlarında değişiklik yaparak veya VPN, Hotspot Shield gibi bazı programlar üzerinden mecraya giren milyonlarca Türk kullanıcısı da göstermiştir.

Sayıları 12 milyona yaklaşan Türkiyeli Twitter kullanıcıları #TwitterBlockedinTurkey etiketiyle konuyu bir saat içinde Twitter’da dünya çapında en çok konuşulan etikete taşımış,farklı etiketlerle gece boyunca TT listesinde kalarak, dünya kamuoyunun dikkatini çekmiştir. Yasaklamadan sonraki ilk 4 saat içinde 2,5 milyondan fazla Türkçe tweet gönderildiği hesaplanmaktadır. Şu anda dünya basını Türkiye’deki Twitter yasağını öncelikli haber olarak vermekte, bunun özgürlükleri baltalama yönünde bir girişim olduğunu söylemektedir.

Biz, ülkemizin geleceğini oluşturacak çocukları yetiştiren anne babalar olarak Gezi Parkı direnişi ile tırmanan ve 17 Aralık süreciyle hızlanan şiddet ve sansür uygulamalarını esefle izlemekteyiz. Türkiye’nin gerçek demokrasiden gün be gün uzaklaşmasından, meclisinden medyasına, emniyet güçlerinden yargısına kadar her türlü sistemin çivisinin çıkmış olmasından derin bir endişe duymaktayız.

Dün geceki yasak kararıyla Türkiye dünya üzerinde Twitter’a erişimin engellendiği Çin dışındaki tek ülke olmuştur. Bunun utancı ve ayıbı bu yasağı getirmeye cesaret edenlere ait olmakla birlikte, ağırlığını omuzlarımızda taşımaktayız.

Bu ülkenin gelecek nesillerinin özgür bireyler olarak büyümesini en çok isteyen ve bunun için emek veren anne babalar olarak hükümetin son aylarda giderek artan baskıcı tavırlarını kabul etmiyor ve bu sansürü şiddetle kınıyoruz.

Herkesi gerek internet üzerinden, gerekse etrafımıza bu durumu anlatarak konuyu protesto etmeye ve nihai olarak da 30 Mart 2014 Pazar günü yapılacak olan yerel seçimlerde vatandaşlık hak ve sorumluluğu olan oy kullanma görevini mutlaka yerine getirmeye davet ediyoruz.

Blogger anne ve babalar

17 Şubat 2014 Pazartesi

Move your body, shake it!

Sürüne sürüne 8:25'te yataktan kalkıp 8:30'da başlayacak olan yeni spor aktivitemiz için havuzbaşına iniyorum son 1 aydır. Komşu hanımteyzelerle amacımız Zumba yapıp vay efendim kilo vermek, fit kalmak, aktif yaşam vs... Nası küfrediyorum kalkarken belli diil.. Sonra açılıyorum ama iyi oluyor, tüm gün bana kalıyor... Tüm gün bana kalıyor da ne oluyor diyecekseniz; bol bol dizi izliyorum, yaptığım da bu, hayırlı bişi olsa bari :) Geçen günki yazıma ithafen hemen belirteyim artık ben de bir 'medcezir' fanıyım:) tüm eski bölümleri günde 3er 5er izleyerek sizlere yetiştim. Şimdi heyecanla cuma akşamlarını bekliyorum... 
Tombili bir komşumuz sağlık sebebi ile kilo vermesi gerektiği için Zumba gibi bir açılımda bulundu. Biz de yardımcı olmaya çalışıyoruz:) Kendisi bilgisayar getiriyor, ben hoperlör. Havuzbaşında, ekran karşısında 3 kişi dans ediyoruz... 'Move your body', 'shake your body' diye diye oramızı buramızı kıvırıyoruz... İyi de oluyor... Haftada 5 gün yapıyoruz diye ben ayı gibi yemeye devam ediyorum ama korkmayın yani zayıflamıyorum:) Gayet 'bu spor beni acıktırıyor' diyerek gönül rahatlığıyla yiyorum...
Spor salonuna da yazıldık, ittire ittire gidiyoruz, bakalım...
Bu arada bu haftasonu yine devamlı gittiğimiz barda 'Merve Özbey & Erdem Kınay - Helal Ettim' şarkısını çaldırdım... Benden mutlusu yok...


14 Şubat 2014 Cuma

Gönüllülük esastır...

2 haftadır çocuk kütüphanesinde gönüllü çalışmaya başladım. Haftada 2 gün öğleden sonraları gidiyorum. Kafanızda kütüphane diyince rafları düzenleme, sessizliği sağlama, kitap giriş çıkışlarını kontrol etmek gibi vasıflar geliyor değil mi? Benim de ilk etapta öyle olmuştu. Ama değil.. Gidince gördüm ki kütüphane kütüphanelikten çıkmış, kreş olma yolunda ilerliyor... Bir tarafta çizgi film izleyen çocuklar (ki sessizlik kütüphane kavramının olmazsa olmazıdır), bir yerde bir masa etrafında güle oynaya boyama yapan minnoşlar... Koşturanları saymıyorum bile... Ben de bu çocukcağızların etkinliklerinde yardımcı oluyorum, bebelerin sessiz kalmalarını sağlamaya ve kendilerini olabildiğince oyalamaya çalışıyorum. Bu çocuklar zaten okuldan/kreşten çıkıp geldikleri için yeterince yorulmuş olarak geliyorlar. O yüzden kitap okuma, yazdırma vs yaptırmıyorum... Film izleme, hafıza kartı oyunları, boyama yaptırıyorum genelde...
İlk gittiğim gün yaş skalası 4 ile 11 arasında değişiyordu, sonra baktım ki 11 yaşındakiler yakında askere gidecek, onları gruptan çıkardım. Gidin dedim kitap mı okucaksınız, ders mi çalışcaksınız, ne yapacaksanız yapın, bana bulaşmayın:) Şimdi skalamız 3-8 arası değişiyor. Toplam 7-8 çocuk... Nispeten daha iyi...
Ama bu süreçte tüm anaokulu öğretmenlerinin ne kadar eli öpülesi insanlar olduğunu gördüm. Bol bol şükrettim ve sabretmeyi öğrendim:)) Bu ne annem ya? Delirmiş bu çocuklar... İçlerinde canavar yetiştirmişler. Bazıları hele çılgın ya ordan oraya koşturuyor, yerinde duramıyor, sen bişey söylüyosun o üstene beş şey söylüyo... Atsan attılmaz satsan satılmaz... Valla Allah okuldaki öğretmenlerine sabır versin... Ailelere demiyorum çünkü çoğunun dayakla terbiye etmeye çalıştığını biliyorum. Ya minnacık sus pus kızlar bile ailesinin dövdüklerinden bahsediyorlar. Geçen gün iri yarı bi abla, öğretmen çocuğundan şikayet etti diye herkesin içinde 2 tokat attı çocuğuna, yemin ederim sanki bana attı, içim gitti ya... Sonra çocuk sessiz sessiz geldi masaya gözlerinden yaşlar süzülüyor ama hiç sesi çıkmıyor. Yavrum yazık ya... Onu gören arkadaşları da döküldüler bu sefer 'benim babam da bana vuruyor', 'benim annem de bazen sinirlenince dövüyor' demeye... O an acıdım hepsine ve halime şükrettim...

3 Şubat 2014 Pazartesi

Superbowl Hezimeti

bu bir örnektir:)
Superbowl bizim neyimize? GS-FB derbileri yetmiyormuş gibi bi de Amerikan Futbolu derbisi heyecanı... Severim böle şeyleri, hele bi de showlarla süslenip püslenince ama o bahis oyununa girmeyecektik hiç... Şampiyonluk maçı tüm Amerika için hayat memat meselesi, o gece ülke bu olaya kitleniyor, herkes evine yemek sipariş edip bu maçı izliyor. Pazarlaması, görsel showları, reklamları hepsi mükemmel... Ben oyunun kurallarını pek bilmesem de sırf reklamlar ve devre arasındaki show için izliyorum iki senedir. O yüzden maçla ilgili teknik detayları ne yazık ki anlatamayacağım:) Geçen sene ilk kez Amerika'da izlemiştik, bu sene Bahama'ya nasip oldu... Bir arkadaşımıza davetliydik biz de. 100 karelik skor tahmini oyununu oynayalım dedik (herkes bireysel olacak şekilde toplam 6 kisi katildik). Ne Sabri ne de ben bi kuruş alamadık. Ev sahibi sildi süpürdü parayı. İçinde kaldı heralde bizi besledi, bize evini açtı diye:) Bu ne yaa.. Hırsım yine küçük çapta devreye girdi de çaktırmamaya çalıştım, umarım başarılı olmuşumdur:) Neyse yedik içtik, güldük eğlendik... Her türlü reklamı izledik... Go Daddy, Toyata, Doritos, Honda, Coca-Cola, Budweiser, H&M, Heinz... Bunlar benim aklımda kalanlar, markaların üzerlerine basıp reklamlarını izleyebilirsiniz. Dev markalar süper reklamlar yapmışlar... En güzeli de Microsoft'un gözlerimi dolduran reklamı olmuş.. Microsoft reklamını buradan izleyebilirsiniz. Emeği geçenlere tebrikler... 

Pepsi'nin devre arasına girişi de çok etkileyiciydi, söylemeden edemeyeceğim... Arada Bruno Mars ve Red Hot Chili Peppers sahnedeydi. 'İzleyicileri etkilemek için sahnede mutlaka güzel kızlar olmalı' algısına inat harikaydılar... Bu tezi çürüttüler diyebilirim. Bruno Mars'ın şarkıları zaten süper, çalgıcılarıyla birlikte dans etmesi falan çok hoştu. Çalgıcı diyince böle sanki Darbukatör Bayram dermişim gibi oldu biraz ama ekip yıkılıyodu, buradan da izleyebilirsiniz. Gecenin sonunda tüm parayı ev sahibine bıraktığımız için kendimizi ATM'de bulduk:) 
Zaten benim pazartesi sendromum çoktan başlamıştı. Şimdi 'ya sen çalışmıyosun bile, ne sendromu?' demeyin. Bir ev hanımı pazartesi gününü temizlik günü ilan etmişse, o da gayet tabi pazartesi sendromunu pazar gecesinden yaşamaya başlar.... Bunu da yaşamayan bilemez :) Herkese iyi haftalar...

31 Ocak 2014 Cuma

Bahama'da bir Türk'ün dramı...

Bu kadar mutlu olduğumu hatırlamıyorum heralde... Adaya geleli 6 ay oldu, daha önce de yazmıştım, barlarda türkçe şarkı çaldırma çabalarımı... Geçen haftasonu James Bond partisi -birazdan detayları vereceğim- sonrası gittiğimiz Neptunes Bardaki DJ'e (hiç görmediğim bir DJ olduğu için) usulca sokulup merhaba dedim:) şaka şaka Türkçe şarkı bilir misin diyince evet biliyorum çalayım dedi ama ben yine de inanmadım.. Allah beni napsın? Adam çaldı, vallahi çaldı... İnanamadım... Ben şarkıcı veya şarkı ismi de vermedim. Dedim gerekirse İsmail Türüt, Davut Güloğlu, Allah ne verdiyse dinlicem... Ben istedim bi göz Allah verdi iki göz misali, Murat Boz çaldı ya laa... Benim o an sahneye bi zıplayışım var, görmeliydiniz... Elimde telefon, bi yandan avazım çıktığı kadar bağırarak eşlik ediyorum, bi yandan videoya çekmeye çalışıyorum... (aşağıda çekmeye çalıştığım videoyu da görebilirsiniz. İzlemeyip sadece benim sesime de odaklanabilirsiniz:)) Gözümden yaş gelcekti nerdeyse... İnsanın memleketi gibisi yok anacım, bi süre sonra bünye istiyor kendinden bişiler...



James Bond parti dediğim de şöyle bir olay: her yıl bi kez yapılan bir parti. Konsept: takdir edersiniz ki James Bond:) Herkes filmlerindeki gibi giyiniyor, bir tarafta kumar oynanıyor, Bond'un içtiği içkiler servis ediliyor, her yerde afişleri asılmış, filmlerle ilgili soruları cevaplıyorsun vs... Ben şahsen James Bond hayranı olmadığım için emaaan dedim ne giycem alla sen, geçirdim bi elbise gittim.. İyiki de öyle olmuş, çok az insan hakkını vermişti partinin.. Ama parti sonunda en iyi giyinenlere, sorulara en çok doğru cevap verenlere ödül verildi... DJ ilk başta James Bond müzikleri çalıyordu, baktı kimse takmıyor, günümüz şarkılarını da çaldı ki millet iki dans etsin:) E tabi gönül isterdi ki günümüz şarkılarının arasına vay efendim bir Ajda Pekkan-Kuş Havalandı vay efendim Erdem Kınay-Helal Ettim sıkıştırsın, ama olmadı... Orda tabi hırsımızı alamayınca Neptunes'e gittik işte ve Murat Boz çaldı, allaaah... Sanki Murat Boz'u Neptunes'de görmüşümcesine sevindim:)) 

Aaa bu arada yılbaşı gecesi üniversiteli bir Türk kizla tanıştım... O da şöyle oldu: Sabri tam bardan içki alırken Fransız bir çocuk 'abi sen nerelisin?' demiş, 'Türküm doğruyum' diyince 'aa bak benim arkadaşım da Türk' diyerek kızı tanıştırmış. Kız koştu geldi yanıma. Minnoş bir üniversiteli.. GS Üniversitesinde felsefe okuyor, bu sene Kanada'da okuyormuş, yılbaşı gecesini geçirmek için tek başına Bahama'ya gelecek  kadar da cesur:) Bir Fransız bulmuş kendine, eğleniyor:) İki arada bir derede bana 'Memoli benim nişanlım' diyerek ufak çaplı hayat hikayesini de anlattı, rahatladı:) Uçuk kaçık bir gençti ama bahanesi vardı, gençti işte:) valla insan memleketlisini bulunca gözü başka bir şey görmüyor:) ne güzel etmiş, hoşgelmiş...

28 Ocak 2014 Salı

Hırs küpü

Oyunlar konusundaki hırsımı bilen bilir. Nedense (birkaç kez anneme hakkaten “neden ben böyleyim?” diye sormadım değil:)) oyunlarda yenilmeye tahammülüm yok, yenilirsem sinirleniyorum, zaman zaman küsüyorum… Yenersem de benden huzurlusu yok… Dışıma çok yansıtmıyorum ama içimde “ohh nası koyduk, kahretsin yine yendik, daha iyi rakipler bulmalıyım” havalarındayım…
Geçenlerde arkadaşlar bir pub’da geleneksel genel kültür oyunu oynanacağını belirttiğinde içten içe çok katılmak istesem de “ne kadar bilebilirim ki” diyerek hep bi adım geride durdum… Saat 20:00’de gittiğimizde yaklaşık 60 kişinin yerlerini aldığını gördük… Herkes takımlarını oluşturmuş, hafif bir rekabet ortamını hazırlamış… Biz de gittik tabii ki tanımadığımız bir grupla eşleştik… Grup grup yarışıyorsun. Her gruba sınav kâğıdı gibi bir şey dolaştırılıyor, arkadaşlarla tartışarak, konuşarak cevapları bulmaya çalışıyorsun. Ara ara kâğıtları toplayıp notlamaları yapan bir grup çalışan da var… Sorular “boşluk doldurma”, “doğru-yanlış” gibi olduğu için bölüm bölüm yapabiliyorsun. Bir anda “hadi biz bütün sayfayı bitirdik” demek yok. Tarih, Coğrafya, Ünlü Sözler, Filmler vs her başlık arasında kâğıtları toplayıp bakıyorlar duruma… Soruların bazıları kolay gibi görünse de çoğu kazıktı
 baştan diyeyim... Birkaç örnek vermem gerekirse: Polonya'nın bayrağındaki renkler nelerdir? Berlin Duvarı kaç yılında yıkılmıştır? Küçük insanlar kişileri, normal insanlar olayları, büyük insanlar fikirleri tartışır sözünü kim söylemiştir? gibi... Ben başlarda sessiz kaldığıma, hırs yapmadığıma şaşırdım. Aa dedim heralde yaşım geçtikçe (yaşlandım demiyorum, yaşım geçiyor diyorum dikkatinizi çekerim:)) yeneceğim bu hırs olayını… Afferim bana derken bir süre sonra bir kolumla masaya kapanıp diğer elimde telefon, soruları google ederken buldum kendimi… Baya baya kopya çekip cevap veriyorum… Millet de oley moley süpersin dedikçe ben gaza geldim, durmak bilmiyorum… Allah beni napsın… #kahrolsunbağzışeyler… İşin kötü yanı bu halde beni fotoğraflamışlar, Quizin internet sitesinden aldım bu fotoları... Bişi değil adımız çıkacak sonra:)


Neyse sonuç olarak birinci olamadık yine de… Ben soruları anlayıp google edene kadar millet aldı yürüdü.. Ama nedense üzülmedim, amaaan dedim bana Türkçe oyunlarla gelin, Tabu ile Craniumla gelin, hiç olmadı Americano ile gelin:)



Perşembe günü de bir arkadaşımızın voleybol maçı vardı… Şampiyonluk maçıymış. Nasıl takım oluşturdular vs bilmiyorum ama yerlilere karşı yabancılar gibi bişidi:) Maç başında Sabri’ye dediğim gibi koskoca spor salonunda top 2 kez bizzat benim kucağıma düştü… Bende böyle bir talihsizlik var, beni çekiyor, anlamıyorum, çocukluğumdan beri.. İlkokul bahçesinde de beni bulurdu çocukların topları… Tövbeler olsun. 

Neyse maç çok çekişmeliydi. Son sete kadar direndi bizimkiler (biz yabancıları tutuyorduk tabi kendimiz gibi:)), en sonunda yendiler… Bana ne oluyorsa, yine hırs yapıp Fatih Terim gibi söylene söylene izledim maçı, hop oturup hop kalktım… Sanki babamızın oğlu, bir destek, bir tezahürat…. Tribündeki diğer taraftarlar da coştu, Allah artık bir sevindiler bir sevindiler… Maç bitince ben her zamanki cool tavrımla yine havalardayım, “nası yendiler, işte bu!” diyordum içimden… Takım üyelerinin tek tek ellerini sıkıp “kongracıleyşıns” demekten kendimi alamadım:)